
AK Parti'nin kapatilmasi davasinda sona yaklasiliyor. Gerilim filmlerinde oldugu gibi, finale dogru müzigin ritmi oldukça hizlandi; yerel ve uluslararasi çevrelerde davaya ilgi su an had safhada.
AK Parti'nin kapatilmasi davasinda sona yaklasiliyor. Gerilim filmlerinde oldugu gibi, finale dogru müzigin ritmi oldukça hizlandi; yerel ve uluslararasi çevrelerde davaya ilgi su an had safhada. Artan ilgi, sonuç hakkinda spekülasyonlari da beraberinde getiriyor; hatta "siyasi falcilik" egilimi birçok çevrede su siralar çok yaygin. ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Mark Parris geçen hafta dava hakkinda görüslerini ifade ederken kumar terimleri kullaniyor ve "Bugün bahse girmek zorunda kalsaydim, AK Parti'nin kapatilmasi daha kesin bir bahis olurdu; ama geçen ay gizemli bir sekilde bu konuda matematigin degismis oldugunu derinden hissediyorum." diyordu.
Disaridan baska bir oyuncu, Lehman Brothers adli Amerikan yatirim sirketi ise, ortalikta yaygin olan kapanma yönündeki görüsü paylasmadiklarini ve AK Parti'nin ayakta kalma olasiliginin eskiye göre simdi daha yüksek oldugunu beyan ediyordu. Benzer sekilde, bu sayfalarin yazarlarindan Hüseyin Gülerce, önceleri partinin kapatilmama ihtimalinin yüzde 1 oldugunu belirtirken, simdi, altini çizerek 'AK Parti kapatilmayacak' diyor. Diger saygin bir yorumcu Cengiz Çandar ise, geçen haftaki kösesinde, basindan beri AK Parti'nin kapatilacagina ve Tayyip Erdogan'in yasaklanacagina inananlar kampinda yer aldigini; ama "kapatilmama ihtimali"nin, su sirada, bugüne dek olmadigi ölçüde güçlendigi kanisinda oldugunu yaziyordu. Davanin gidisati hakkinda ortalikta dolasan "tahminler", "bahisler", "hesaplar", "matematikler" aslinda çok aci seyleri çagristiriyor. Sanki, bu davanin hukukî olmaktan çok siyasi bir dava oldugu artik birçok çevrede zimni kabul görmüs durumda. Yoksa hukukta, suç da ceza da üç asagi bes yukari bellidir. Davanin sonucu hakkindaki ihtimaller borsa endeksleri gibi gelismelere göre bir asagi bir yukari inip çikiyorsa ve kimse sonucu kestiremiyorsa, hukukî bir davadan bahsetmek çok zordur.
Hakeme güvenmeyen kimseye güvenmez
Son cumhurbaskanligi seçimi ve HAK-PAR davalarinda oldugu gibi, siyasi ve ekonomik havaya göre degisen hukukî kararlar "keyfîlik" dogurur, bu da vatandaslarin sistemin adil ve tutarli olduguna dair güvenini en tepeden sarsar. Bir kez sosyal kontrat zedelenirse, toplumu bir arada tutan baglar gevsemeye baslar ve çözülme bas gösterir. Aradaki ihtilaflarda -hem davali hem de davaci üzerinde - vicdanlari rahatlatacak adalet saglayamayan bir hukuk sistemi bireyle devlet arasinda güvensizlik dogurur. Bu da kamu otoritesini ve tarafsizligini sarsar; kamu düzeni ve ekonomik iliskiler tehlikeye girer. Hakemin tarafsizligi ve tutarliligi hakkinda kuskuya düsen bireyler, zarar görecegi kaygisiyla kimseye güvenmez ve kimseyle kontrat yapmak istemez. Halbuki, bir ekonomide finans piyasalarinda islem gören tüm kâgitlar, banka ile borçlular arasinda imzalanan tüm anlasmalar, yazilan tüm çekler birer "kontrat"tir. Ihtilaf aninda hukuk sistemiyle hakkini layikiyla alamayacagini düsünen bir kisi, kimsenin sözüne itimat etmez ve ekonomik iliski içerisine girmez. Bu sartlarda, ekonomik ve sosyal iliskiler sadece en yakinlarla gerçeklestirilir. Sadece yakina, yoldasa, partidasa, hemseriye güvenen bir toplumda "uzak iliskiler" gelisme, ve o dar çevreli toplumun da yarattigi ekonomi güdük olur. Böyle bir toplumda fonlar çok seyahat etmez, çünkü ya atil tutulur ya da verimsiz bir yatirim olsa bile ancak ese dosta verilir. "Itimat/Trust" adli kitabinda ünlü filozof Francis Fukuyama, kisiler arasi güvenin bir toplumun ve ekonominin saglikli islemesindeki rolünü tartisir. Orada, toplumlari "yüksek ve düsük güven toplumlari" diye ikiye ayirir. Ilkine Almanya ve Japonya'yi, ikincisine Italya ve Çin'i örnek gösterir. Yüksek itimat toplumlarinda insanlar mevcut hukukun güçlü ve güçsüz herkesi bagladigina, titizlikle icra edildigine inanirlar ve ekonomik iliskilerinde cesur hareket ederler. Güven sorunu olan toplumlarda ise, "asiret" veya "sülale" güven arz eden tek sosyal birimdir ve 'halka disi' tüm iliskiler azami dikkat gerektirir. Güvensizligin hakim oldugu bu tür toplumlarda devlete de güven yoktur. Halbuki, Dünya Bankasi yaptigi arastirmalarda, devlete ve hukuka güvenin hakim oldugu toplumlarda yatirimlarin, kisi basina gelirin ve proje kârliliginin önemli ölçüde arttigini bulmustur. Öyle anlasiliyor ki, sosyal baris, huzur ve istikrar bir ülkede bireylerin performansini artiriyor ve o ülkeyi zenginlestiriyor. Devletle vatandaslar arasindaki güvensizlik aslinda bir yerde kültür meselesidir. Bu, bir babayla çocugu arasindaki iliskiye benzer. Dogu ve Bati toplumlarinda bu iliskiler çok farklidir. Mesela, Amerika'da bir baba çocuguna daha fazla hürriyet verir; hata yapmasina göz yumar; fazla simartmaz; ödül ve ceza konusunda siki disiplin uygular; ona çok erken yasta yetiskin gibi davranir ve her agladiginda yanina kosmaz. Türkiye'de ise, çocuklar devamli koruma altinda tutulur, her islerine yardim edilir, evlenene kadar finanse edilir, hayatlari yönlendirilir ve agladiginda hemen yaninda bitilir. Çocuklarinin hata yapmasindan korkan ebeveynler, onlarin hürriyetini sinirlarlar ve onlar hakkindaki her önemli karari kendileri almak isterler. Bu tür bir mantalite, devletle vatandaslar arasindaki iliskiye de pek tabii yansiyor.
Bizim gibi toplumlarda, vatandaslar her daim "devlet baba" tarafindan çocuk muamelesi görür ve bir türlü artik yetiskin oldugunu kabul ettiremez. O yüzden, halkin hata yapmamasi için hürriyetleri kisitlanir ve tercihleri çogu zaman gerekli saygiyi görmez. Öyle ki, Ahmet Altan geçen haftaki yazisinda, AK Parti'nin kapatilmasini isteyen kesimlerin, demokrasiden ve seçimlerden ümit kestigini, çünkü halkin "aptal" ve "cahil" olduklarina inandiklarini dile getiriyor. Hatta Altan, bu ümitsizligin halka karsi nefrete dönüstügünü ve bunun da anti-demokratik girisimlere müsamaha ve sempati yarattigini ifade ediyor. Vatandaslarinin yetisine ve ferasetine güvenmeyen bir devlet, bütün kararlari kendisi almak ve her seyi kontrol etmek ister. Bu da güdük bir toplum ve ekonomi dogurur. Geçmiste Çin ile Avrupa'nin yasadigi tecrübe buna örnektir. Ekonomik gelisme için gerekli bütün önemli buluslar, mesela barut, pusula, kâgit ve matbaa gibi, hep Çin kaynaklidir. Çin uzun zamanlar (1400-1800) topluma güvenmeyen ve onlari genelde tehlike olarak gören bir yönetim zihniyetine sahipti. Bu yüzden Çin'de devlet hep güçlü halk ise zayif kalmistir; önemli avantajlarina ragmen Çin ta bugünlere kadar Avrupa'nin gerisinde kalmistir.
Ayni dönemde, Avrupa'da idareciler pragmatik davranmislar, gittikçe güçlerini tebalariyla paylasmaya gitmisler, insanlarin kisilik haklarina saygi göstermisler, kesiflerle çikan firsatlari tüccarlarla paylasmislar, komsulariyla refah için rekabete soyunmuslar ve bunun için de kisisel buluslari ve girisimcilik ruhunu desteklemislerdir. Çin'de ise özellikle Ming hanedanindan hükümdarlar, rejimlerine karsi gerçek tehdidin disarida degil içeride yattigina inanmislardir. Bu yüzden halka karsi hep mesafeli durmuslar ve asirlarca güçlerini muhafaza etmekle ugrasmislardir. Hatta, kendilerine tehdit arz eder diye, isadamlarinin ve toplumun güçlenmesini engellemislerdir; çünkü ekonominin gelismesini ve piyasalarin güçlenmesini kendilerine zarar olarak algilamislardir. Daha ileri gidip, dis ticareti yasaklamislar, sanayilesmeyi ve kesifleri engellemisler, tarim ekonomisine dönülmesini istemislerdir. Öyle ki, bir zamanlar dünya çapinda donanmaya sahip olan Çin, 16. asir ortalarinda gemi yapimciligini tamamen unutmustur. Ming hanedani, anlasilan, kendileri pastadan daha büyük payi aldigi müddetçe, ülkelerinin yüzyillar boyu geri kalmasina göz yummuslardir.
Türkiye, son zamanlarda çok kritik dönemeçlerden geçiyor. AK Parti kapatilirsa ne olacagi önemli bir gündem maddesi. 2002'den beri AK Parti döneminde, tarafli veya tarafsiz otoritelerin ifade ettigi gibi, ekonomi alaninda önemli mesafeler elde edilmistir. Bir partinin politikalarina gerekli notu verecek olan, o ülkenin hissedarlaridir; yani vatandaslaridir. Bunu birkaç yolla yaparlar; mesela sandikta siyasi görüslerini bildirirken; ya da borsada bütün ekonomik ve siyasi sartlari göz önüne alarak sirket degerlendirirken. AK Parti, 2002'den 2007'ye oylarini % 34'ten % 47'ye çikarmistir. Borsa sirketleri de bu süre zarfinda ortalama degerini 4,5 kat artirmistir. Ekonominin aynasi addedilen borsa gösteriyor ki, AK Parti hükümetinin ilk döneminde sirketler kabaca 4 kat zenginlesmistir. Yalniz ikinci dönemde bas gösteren siyasî ve hukukî istikrarsizlik, bu zenginligin önemli bir bölümünü kemirmistir.
AKP kapatilirsa ekonomi etkilenmez, diyenlere
Ekonominin en basindaki otoritelere göre, siyasî istikrarsizligin toplam maliyeti 100 milyar dolar civarindadir (artan faizlerle Hazine zarari 20 milyar dolar; 80 milyar dolar da borsa deger kaybi). AK Parti kapatilirsa, olusan siyasî ve ekonomik belirsizlik, elbette bu zarari tirmandiracaktir. Hiçbir sey olmaz diyenler, borsanin geçen hafta Anayasa Mahkemesi raportörünün verdigi kapatmama yönündeki olumlu raporundan sonra nasil canlandigini ve YTL'nin dolar karsisinda nasil hizli bir yükselise geçtigini unutmamali. Ayrica, böyle düsünenlerin, Bassavci'nin mart ayinda kapatma basvurusundan sonra, borsanin iki günde % 7,5 deger kaybi yasadigini da ayrica bir kenara not etmeleri gerekir.
Eski FED Yönetim Kurulu üyesi Frederick Mishkin ve Financial Times basekonomisti Martin Wolf'e göre finansal krizlerin ortak bazi öncülleri vardir: Liberalizasyon, hizli yabanci sermaye girisi, düsük faiz, hizli harcama, yüksek iç ve dis borçlanma, büyüyen cari açiklar, konutlarin ve borsalarin asiri degerlenmesi. Bu olaylar sonucu bir gün balon patlar, yabanci sermaye kaçar, döviz tirmanir, sermaye kaçisini önlemek için faizler artar, yüksek faizler ve kurlar ödenmeyen kredileri artirir, sirketlerin batmasina sebep olur, belirsizlikle beraber risk artar ve sonunda o ülkenin aktif degerleri büyük bir iskontoya tabi tutulur. Meksika, Arjantin ve Endonezya'da görüldügü gibi ekonomik sikintilar, ayrica sosyal patlamalara ve çalkantilara da sebep olabilir. Deniyor ki, Türkiye'de kapatma ve Ergenekon davalari ve siyasî belirsizligin yüksek olmasina ragmen, ekonomi çok yara almadi. Yukarida belirtilen kriz öncesi faktörlerin birçogu ülkemizde su an mevcuttur. Islerin tepetaklak gitmesi için sadece bir kivilcim gerekiyor. AK Parti'nin kapatilmasi bu islevi görebilir.
Ortaya çikacak yerli veya yabanci çok ciddi bir gelisme, zincirleme olarak ülkeyi tekrar içinden yeni çiktigi uçurumun esigine getirebilir. Bu ülkenin treni, son yillarda küresellesme, reformlar, teknoloji, demokrasi ve disari açilma vesilesiyle önemli bir hiza kavustu. Geçmis yillarda sisteme yapilan anti demokratik müdahaleler saatte 20 kilometre hizla giden bir ekonomiye yapilan müdahalelerdi; dolayisiyla hasar düsük oluyordu. Simdi ise saatte 80 kilometre yapan bir ekonomiden söz ediyoruz. Böyle bir ekonomiye yapilan herhangi bir "usulsüz" fren, sadece arkadakileri degil, öndekileri de götürür. Karar mekanizmalari "rasyonellik" üzerine bina edildiginden, piyasalar böyle herkese zarar verecek "çilgin" birinin çikacagini düsünmüyorlar. Dolayisiyla, yerli ve yabanci yatirimcilar olayi "saka" gibi görüyor ve panik yapmiyorlar.
Bu noktada üzerinde kafa yorulmasi gereken birinci kilit soru, tren içerisinde bir intihar bombacisinin olup olmadigidir. Böyle birilerinin varligindan son zamanlarda hepimiz kusku duyuyoruz. Yalniz, kendilerine ve herkese zarar verecek bu intihar eylemini gerçeklestirmeleri için bu kisilerin çok ümitsizlige ve karamsarliga kapilmis olmasi gerek. Dolayisiyla, bir göz kararmasi, o mes'um pimi çektirebilir. O zaman ikinci kilit soru, bu kisiler niye ta ilk basta "kusatilmislik" ve "umutsuzluk" duygusuna kapildi? Karsi tarafi isteyerek veya istemeyerek bu kadar geren kesim acaba ani bir hareketle pimin çekilmesine sebep olur mu? Iste tam bu noktada, iki taraf da ellerinde "nükleer silah" bulunduran iki süper güce benziyor. Bu kadar caydirici güç, Nash hakliysa, ancak baris getirir.
PROF.IHSAN ISIK
Amerikan Türk Ticaret Odasi (ATCOM) Baskani
Dünya Türk Is Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi & Rowan Üniversitesi Ögretim Üyesi