
Amerika'nin ciddi ekonomik sorunlari son zamanlarda dünya piyasalarini bir "mali kiyamet" beklentisi içine sokmustur.Paranoyaya varan bu kirilganlik, aslinda temelsiz de degil; zira yeryüzünün bu en cüsseli ekonomisi, en son 1929'da bu kadar ciddi rahatsizlandiginda, bütün dünyayi on yil süren bir ekonomik sefalete ve pesinden de 2. Dünya Savasi fecaatine sürüklemisti.
ABD kaynakli herhangi bir olumsuz haber, bu yüzden herkesin yüregini agzina getirmektedir. Bunun en son örnegini de, borsa tarihine "Kara Pazartesi" olarak geçen 17 Mart 2008 günü yasadik. ABD'nin bes numarali yatirim bankasi Bear Stearns, birdenbire iflasin esigine gelince, benzer yapidaki Amerikan ekonomisinden yükselen bu çatirti sesine dünya borsalarinin tepkileri farkli olmustur. Amerikan ekonomisiyle daha çok entegre olmus ülkelerin borsalari, mesela Çin, Ingiltere, Hong Kong, Fransa ve Almanya, bir günde % 4 kadar deger kaybetmistir. Yalniz, ABD'yle ticaret hacmi sadece 10 milyar dolar olan ve toplam dogrudan dis yatirimlarinin sadece % 3'ünün ABD'den geldigi Türkiye ise ayni gün borsasinda muazzam (%7,5) bir servet kaybina maruz kalmistir. Ayrica Türkiye, 17 Mart'ta gelismekte olan ülkeler içerisinde en fazla zarar gören ülke olmustur. Belli basli borsalardaki ortalama deger kaybi %3,5 civarindayken, Amerikan ekonomisine hassasiyeti oldukça düsük olan Türkiye'nin yasadigi %7,5 deger kaybi, bambaska sayilari çagristirmaktadir. Türkiye'nin ufku, o pazartesi günü sadece Amerika'dan yükselen ekonomik tehdit yüzünden kararmamis gözüküyor. Yargitay Cumhuriyet Bassavcisi'nin, 14 Mart "Kutlu Cuma" günü, Türkiye'nin iktidar partisinin alti yildir yanan ampulünü kapatma davasi açmasiyla, kararmanin daha iki gün önceden basladigi anlasiliyor. Diger ülkelerin ortalama borsa kayiplari %3,5 iken, Türkiye'nin ekstra %4 kaybi, yatirimcilar tarafindan söz konusu ampulü söndürmeye verilen tepki olarak gözüküyor. Bu ekstra tepki, koskoca Almanya'nin o günkü toplam borsa kaybina esittir. Isleri azami profesyonel ve azami rasyonel kararlar almak olan borsacilar, öyle anlasiliyor ki, Türkiye'nin "ekonomik aydinligi" için bassavcinin bu "karartma eylemini" desteklemiyor. Bas hukukçuyla, ekonominin bas aynasi borsa keskin bir sekilde ayrismis gözüküyor.
Yatirim toplantisinda zor dakikalar...
Türkiye tam bu hengameyi yasarken, Atlantik Okyanusu'nun öbür yakasinda da, tarihî ve tuhaf seyler oluyordu. 17 Mart Pazartesi, Türk Amerikan Is Konseyi, TAIK, New York (NY)'ta yabanci yatirimcilara "2008 Sonrasi Türkiye" adli bir tanitim programi düzenliyordu. Sahsim da Amerikan Türk Ticaret Odasi'ni temsilen toplantiya katilmisti. Program, Türkiye'nin yükselen bir ekonomik yildiz ve firsatlarla dolu bir ülke oldugunu ispatlamayi ve nihayetinde de Amerikali isadamlarinin Türkiye'ye ilgisini artirmayi amaçliyordu. Yaptigi yatirimlarla Çin ve Hindistan'i sahlandiran Amerikali isadamlarina bir yerde Türkiye'yi "pazarlama" projesiydi bu. Potansiyel çok büyüktü; çünkü, yukarida zikredildigi gibi, 2006 yilinda Türkiye'ye gelen toplam dis yatirimin sadece % 3'ü ABD kaynakliydi. Önemine binaen, Türkiye, Amerika'ya adeta sivil ve resmî çikarma yapmisti o gün. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakani Mehmet Simsek, ABD Büyükelçisi Nabi Sensoy, BM Daimi Temsilcisi Baki Ilkin, Merkez Bankasi Baskani Durmus Yilmaz, TOBB Baskani Rifat Hisarciklioglu, Dogus Grubu Baskani Ferit Sahenk, Dogan Grubu Müdürü Nebil Ilseven, Sabanci müdürlerinden Haluk Dinçer, IMKB Baskani Hüseyin Erkan, Yatirimlari Destek ve Tesvik Kurulu Baskani Alparslan Korkmaz, New York Baskonsolosu ve Konsolosu Mehmet Samsar ve Basar Sen, New York ticaret ataseleri Mehmet Ali Erdem ve Yavuz Özutku, Amerikan Türk Konseyi Baskani emekli eski elçi James Holmes, eski ABD Ankara Elçisi Robert Pierson, TACCI Baskani Mustafa Merc, TÜSIAD-Amerika Baskani Abdullah Akyüz ve daha bir çok saygin Türk-Amerikan devlet ve isadami toplantida hazir bulunmustu. Hepsi Türkiye sevdasiyla Amerika'ya ülkeyi tanitmaya gelmislerdi ama toplanti, cuma günü kopan "hukuk depreminin" enkazi altinda kalmisti. Savci Türkiye'den salteri indirince, koskoca New York Palace otelinin de adeta güpegündüz isiklari kararmis ve salonlarini agir mi agir kursunlu bir hava sarmisti.
Dis sermaye bir ülkeye yatirim yaparken iki önemli riske bakar: ekonomik ve politik risk. Son bes-on yilda dünyaya hakim olan ucuz kredi ve hizli ekonomik büyüme ortami dis yatirimcilari daha çok ekonomik kriterlere bakmaya yöneltmisti. Yalniz geçen birkaç yilda, politik risk faktörü gittikçe önem kazanmaya basladi. Ekonomist Intelligence Unit firmasi tarafindan küresel firmalar üzerinde yapilan en son bir anket de bunu desteklemektedir. Politik risk, siyasi terör, hükümet istikrari, korumacilik, yolsuzluk, hukuk düzeni, demokrasi ve jeo-politik gerilim gibi faktörleri içermektedir. Politik risk faktörünün dis yatirimlari daha çok belirler hale geldigi bu uluslararasi konjonktürde, pek tabii ki TAIK konusmacilari tarafindan "Türkiye'de hiçbir sey olmamis gibi" davranmak Robert De Niro gibi rol yapma kabiliyeti gerektiriyordu. Ekonomi Bakani Simsek, De Niro seviyesine en çok yaklasan kisiydi salonda. AKP hükümeti döneminde Türk ekonomisinin aldigi mesafeleri eski bir yatirim bankacisina yakisir tarzda, teknik, detayli ve etkileyici bir sekilde sundu. Yalniz onun hiperaktifligi bile mizragi çuvala sigdiramadi. En sonunda sorular döndü dolasti AKP'nin kapatilma davasina ve Türkiye'nin siyasi istikrarina geldi. Bakan, olayi takmaz ve önemsemez görünmeye çalisti. Bu krizi, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi gelisimi sürecinde küçük bir "hiçkiriga" benzetti. Soranlarin yeteri kadar tatmin olmadigini sezince, daha sonra Türkiye'de sansasyon olacak o sözleri sarf etti: "Türkiye hizli bir dönüsüm yasiyor; performansa dayali bir ekonomiye geçiyoruz. Eski aliskanliklarini sürdürmek isteyenler var. Türkiye'de yasanan, bir güç mücadelesidir. Bu mücadele, küresellesmeyi anlayanlarla, milliyetçiler arasinda cereyan etmektedir."
"Kamu güvenligi" ekonominin olmazsa olmazidir
CHP Genel Baskan Yardimcisi Mustafa Özyürek, Simsek'in bu sözlerine iliskin Meclis Baskanligi'na yazili soru önergesi verdi. Birçok köse yazari da Simsek'i yanlis yerde yanlis seyler söylemekle ve siyasetten bihaber olmakla itham etti. Siyaseten dogrudur yanlistir, ancak, bakanin sözlerinin ekonomi biliminin son yillarda popülaritesi hizla artan "Politik Ekonomi" dalinin köklü tespitleriyle örtüsen birçok yönü var. Bundan üç yüz yil önce, devletler hemen hemen her yerde otoriterdi. Krallar, sultanlar, imparatorlar, derebeyleri, tebalarini demir ve çogu zaman da keyfi bir yumrukla yönetirlerdi. Bugün ise, demokrasi bir normdur. Henüz temsili demokrasi evrensel hale gelmemisse de, her tarafta demokrasiye yönelis güçlü ve tartisma götürmez bir gerçektir. Katiksiz otoriter olan devletler bile, mesela Kuzey Kore, kendilerini tanimlamak için 'demokratik cumhuriyet' tabirini seçmektedir. Devlet, mutlak bir zarurettir. Devletin en temel fonksiyonu güç kullanimi üzerindeki salt hakimiyettir. Devletsiz bir toplum düsünmek imkânsizdir. Kamu otoritesinin olmadigi ve asiri sekilde yiprandigi yerlerde anarsi olur. Bu yüzden, herhangi bir ekonominin fakru zaruret seviyesinin üzerinde bir islerlik kazanabilmesi için, her seyden önce kamu güvenligini garantileyen bir otoriteye ihtiyaci vardir. Yani, devlet olmaz ise, asayis ve hukuk olmaz; hukuk olmaz ise de ekonomi gelismez.
Ingiliz filozof Thomas Hobbes (1588-1679), kamu huzuru için 'güç kullanimi tekelinin' devletin mutlak otoritesine birakilmasini savunmustur. Mutlak otorite kamu güvenligi için bu kadar önemliyse de, o kadar da suistimale açiktir. Tamamen otoriteden yoksun bir toplum ideal degilse de, tamamen devletin merhametine terk edilmis bir toplum da hiç degildir. Kisileri hepten "öldürüp" sadece devleti yüceltmeyi, Nobel ödüllü ekonomist George Stigler "pesin hükümcülük" olarak niteliyor. Bunu, iki müzisyen arasindaki bir yarista karar vermesi gereken bir imparatorun, ilk müzisyeni dinledikten sonra, ödülü hemen ikinci müzisyene vermesine benzetiyor. Devletler insanlar tarafindan yönetilir ve bu insanlar herkes gibi kendi çikarlarini maksimize etmeye çalisirlar. Tarih, fildisi kulelerde yasayan ve ekmek bulamayan halka pasta yemelerini tavsiye edecek kadar gerçeklerden kopmus devlet erkâniyla doludur. Gücü eline geçiren küçük bir azinlik, zamanla bulunduklari pozisyonlarin önemli bir sekilde kisisel ve grup çikarlarina yaradigini fark ederler. Devlet imkânlarini, kendilerini ve yandaslarini âbâd etmekte kullanirlar. Bunu da, güç kullanarak ya da güç kullanma tehdidiyle gerçeklestirirler. Devlet aygitinin 'vergilendirme gücü', yandaslara ve yoldaslara servet transferi yapmak, yönetsel elitin idamesini saglayacak projelere destek saglamak için kullanilir. Mutlak iradenin monarsi ve bürokratlarca kötüye kullanilma tehlikesine karsilik, insanlik demokrasi semsiyesi altina siginmistir.
Modern demokratik devletler, baska bir Ingiliz filozofun; -John Locke (1632-1704)-, çizdigi temel prensipler üzerine kurulmustur. Locke, devletlerin vatandaslarinin çikarlarina hizmet edecek, mutluluga erisme yolundaki ugraslarini destekleyecek kanunlar çikarmasi gerektigini söylemistir. Ona göre, mesru bir devlet va'z ettigi kanunlara kendisi de riayet eden devlettir. Herkese esit mesafede olan ve bireylerin akil, mal, can, namus ve fikir hürriyetlerine saygi gösteren devletler toplumdan, karsi saygi ve kabul görürler. Ümit Kardas'in dedigi gibi, "yurttaslarina hangi dinî inançtan veya etnik kümeden olursa olsun esit yaklasmayan, ideolojik durusu olan, bir arada yasamanin ortamini olusturmayan, hakemlik yapmayan bir devlet, [zaten] hukuk devleti olamaz".
Bütün zengin ülkelerin hukuk düzeni puani yüksek
Bilimsel arastirmalar ardi ardina, bir ülkenin kalkinmasi için hukuk düzeninin elzem oldugunu göstermistir. Hukuk düzeni (rule of law), 'sinirlandirilmis devlet kavrami' ile yakindan ilgilidir. Bu kavram, bir ülkenin politik riskini belirlemekte ve özgürlüklerin ve demokrasinin hakim oldugu sistemleri ifade etmektedir. Dünya Bankasi'nin bir arastirmasina göre, hukuk düzeni siralamasini bir standart sapma artiran ülkelerde, kisi basina gelir uzun dönemde % 300 artmaktadir. Bütün zengin ülkelerin, Italya ve Yunanistan hariç, hukuk düzeni puanlari yüksek, çogu fakir ülkeninki ise düsüktür. Baska bir ekonomik arastirma silsilesi de, piyasalarin gelismisligi ve liberallesmesi ile, ekonomik gelisme arasinda çok yakin bir iliski bulmustur. Gelismis piyasalar, bir ülkenin tasarruflarini hizla verimli ve deger yaratan yatirimlara dönüstürdüklerinden ekonomilerin can motorudurlar. Etkin piyasalarsa, devlet müdahalelerinin az olmasini, serbest piyasa kurallarinin ve hukuk düzeninin hakim olmasini gerektirmektedir. Devletin keyfî ve yanli uygulamalarina gem vurmak için de, demokratik kurumlara ve düzene ihtiyaç vardir; tarih de buna kanittir. 1400-1800 yillari arasinda, Avrupa hizla inkisaf ederken, dünyanin diger bölgeleri çok geride kalmistir. Eric Jones adli ünlü gelisme ekonomisti, bu sonuçta demokrasinin belirleyici olduguna isaret etmektedir. Francis Bacon'a göre, modern Avrupa zenginliginin arkasinda, kâgit, baski, barut ve pusula gibi buluslar yatmaktadir. Bunlarin hiçbirisi ise Avrupa kaynakli degildir. Bütün bu buluslar, hatta kapitalizmin dogusunu saglayan çelik üretimi ve su gücüyle çalisan çarklar bile, hep Çin menselidir. Bütün bunlara ragmen, Çin ta 21. yüzyila kadar hep Bati'nin gerisinde kalmistir.
Demokrasiye geçis hiçbir yerde kolay olmamistir. Bu bir süreçtir, bir anda gerçeklesmesi beklenemez. Fransa, 1789 halk devriminden sonra, gerçek demokrasiye ulasana kadar, defalarca geri adimlar atmak zorunda kalmis ve otoriter yönetimlerin eline düsmüstür. Türkiye de, ta 1839'da demokrasi yürüyüsüne çikmis olsa bile, hâlâ halkin tercihlerine ve dönüsümüne ters ve kuskuyla bakan bürokratik bir yapisi vardir. Ancak, refaha giden yol demokrasiden ve hukuktan geçmektedir. Çin ve Hindistan son yillardaki basarisini ekonomisini ve yönetimini tedricen serbestlestirerek elde etmistir. Türkiye de, son zamanlardaki ekonomik dinamizmini ve performansini, AB sürecinde gerçeklestirdigi demokratik ve hukukî reformlara borçludur. Yalniz hâlâ, Dünya Bankasi istatistiklerine göre, hukuk düzeninin kalitesi bakimindan gelismis ülkelere göre % 40 daha geridedir. Bürokratik ve otokratik yapi, elinde bulundurdugu imtiyazlari ve gücü kolay kolay birakmak istememektedir. Bu her yerde böyledir. Gürcistan lideri Mikhail Saakashvili demokratik degisime ayak uydurmak istemeyen ülke yargiçlarinin üçte ikisini ve trafik polislerinin hepsini isten alarak Dünya Bankasi siralamasinda ülkesine 23 basamak attirabilmistir. Arastirmaci Trebilcock ve Daniels'e göre, siyasilerin, hukuk adamlarinin ve halkin reformlari destekledigi ülkelerde ancak hukuk düzeni yol alabilmektedir.
Bu yüzden de, AKP ne edip edip, bu gruplari yanina almalidir. Parti kapatmayi zorlastirirken, demokrasiyi zatiyla benimsemeli, reformlara direnci kirmak için partinin renk yelpazesini genisletmeli, kamuoyu olusturma sanatini gelistirmeli, tüm bürokrasiyi küresel dönüsümü anlamalari için gerekirse dünya turlarina çikarmali, seminerlerden geçirmeli ve halkla bir türlü kaynastirmalidir. Harvard Profesörü Amartya Sen'e göre, ancak bireylerin 'kapasiteleri' genisletildiginde ve enerjileri disari salinildiginda, ülkeler zenginlesebilmektedir. Refahin artisiyla da, uluslararasi ve yerel birçok ihtilaf azalmaktadir. Pasta büyüdükçe, aramizdaki renk, irk, din, bölge, servet ve kültür farkliliklari önemini yitirecektir. Pastanin büyümesi ise, demokratik bir hukuk devleti istemektedir. Hukuk ve demokrasi hava ve suya benzer; savciya da, basbakana da, herkese de lazimdir. Lütfen, hem kendimiz hem de gelecek nesiller için havayi ve suyu kirletmeyelim.
PROF.IHSAN ISIK
Amerikan Türk Ticaret Odasi (ATCOM) Baskani
Dünya Türk Is Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi & Rowan Üniversitesi Ögretim Üyesi 