
CHP'nin önemli isimlerinden Onur Öymen kapatma davasi öncesi bir beyanatinda "AKP seçmenden % 47 oy almis olabilir; ama sirf bu kadar büyük bir oy aldi diye, ne Anayasa'dan ne de oyunun kurallarindan muaftir." demisti.
TBMM Arastirma Merkezi'nin verilerine göre, 1961'den beri rekor düzeyde (24 tane) siyasî partiyi kapatan Anayasa Mahkemesi (AYM), 30 Temmuz 2008 günü, "laiklik karsiti eylemlerin odagi olduguna" hükmetse de, AK Parti'yi kapatmaya adeta "kiyamamis", sadece para cezasina çarptirmistir. Hem de AYM, bu tür davalarda son zamanlarda âdet olmaya baslayan olagan 9'a 2 düzenini önemli ölçüde (6'ya 5) bozarak bu karari almistir. Cengiz Çandar'a göre, bu sonuçta iç ve dis "siyasî konjonktür hükmünü icra etmistir" ve AYM içindeki genel egilim, "amaci olan kapatma noktasina ulasamamistir".
Finansta "batmayacak kadar büyük olmak/too big to fail" adli bir kuram vardir. AYM'nin AK Parti hakkinda aldigi kapatmama karari bu kurama uygundur. Bu tür kararlar, bir kurumun sorununun bütün bir sistemi tehdit eder hale geldigi "olaganüstü hallerde" basvurulan istisnai kararlardir. Özellikle sistemin kirilganligi ve incinebilirliginin oldukça yüksek oldugu kriz dönemlerinde, normal sartlarda gözünün yasina bakilmayacak bazi bankalarin, her türlü sorunlarina ragmen batmalarina izin verilmez. Bu tür bankalar genellikle büyük bankalardir, çünkü iflaslari bütün bir sistemi tehdit eder. Bankalarda herkese yetecek kadar nakit para yoktur; çünkü kredi olarak verilmistir. Insanlar genellikle hangi bankanin mali sikintida oldugunu bilmezler. Bir büyük banka batarsa, bütün bir sistemin tehdit altinda oldugunu düsünür ve bankalara hücum ederler. Bu da tüm sistemin iflasi demektir; dolayisiyla, bir veya birkaç büyük kurumun iflasi bazen tüm sistemin iflasi olabilmektedir. Amerika'nin 1929 Büyük Ekonomik Buhrani buna iyi bir örnektir.
Vatan-Millet-Sakarya'nin islemedigi alanlar
Ayrica, Amerikan Merkez Bankasi ve Hazine'sinin su siralar Amerika'nin kirilgan ekonomisine büyük bir darbe olur diye, malî sorunlarla bogusan ve borçlari ve garantileri 5,2 trilyon dolari bulan iki mortgage devi Fannie Mae ve Freddie Mac'e yardim etmesi bir anlamda tüm sistemi kurtarma operasyonudur. Bu ikiz devin batmasi, binlerce yerli ve uluslararasi bankanin ve sirketin de batmasi demektir. Öte yandan, mart ayinda Bear Stearns'in, temmuz ayinda Fannie ve Freddie'nin batmasina izin vermeyen Amerika'nin malî otoriteleri, haziran ayinda nispeten küçük bir banka olan IndyMac'in gözünün yasina bakmamistir. Ayrica, 1984'te Amerika'nin en büyük bankalarindan Continental Illionois'in batma tehlikesi atlatmasiyla bu ülkenin TMSF'si (FDIC) en büyük 11 bankayi "batmasina izin verilmeyecek kadar büyük" ilan etmistir. O günden bu yana, Amerika'da batmasina izin verilen küçük bankalarin ise haddi hesabi yoktur (bir hesaba göre 2.000). Bu vakalardan çikan ders, batmalara, iflaslara ve kapatmalara karsi en iyi önlem "büyük" olmaktir; diger bir deyisle, yok olma tehditlerine karsi en güçlü bagisiklik, batirilamayacak kadar büyümektir.
Bir kurumun bu denli büyüklüge ulasmasi ise, yillar süren kârlara ve basarilara baglidir. Son 50 yilda Türkiye'de toplamda 24 parti kapatilirken ve bunlarin içerisinde AK Parti'nin selefi üç parti de varken, AK Parti'nin sistem tarafindan azade edilmesi, çogunlukla simdiye kadar içeride ve disarida gösterdigi basarilarla büyümesine baglidir. AKP'nin "kapatilamayacak kadar büyük" bir parti olmasi da ekseriyetle ekonomik basarilarina dayaniyor. Yoksa AK Parti bir "sistem partisi" degildir; ve ancak agziyla kus tutarak bu zamana kadar gelmistir; bundan sonra da böyle olacaktir. AK Parti davasi sonrasi ne olacagi konusunda düsünceleri sorulan ve genelde uç söylemleri olan ATO Baskani Sinan Aygün, açiklamasini bu kez kisa tutmus, vecizane bir sekilde, her zaman gerçek meselenin "ekonomi, ekonomi, ekonomi!" oldugunu dile getirmistir. Sayin Aygün esasinda, bilerek veya bilmeyerek, Amerikan siyasî tarihine girmis bir slogani AK Parti'ye bundan sonrasi için bir reçete olarak sunmaktadir.
Amerika'nin en fakir üç eyaletinden birinin valisi olan ve körfez fatihi baba Bush karsisinda hiçbir sans verilmeyen Bill Clinton'i, 1992'de dünyanin en "kodaman" sandalyesine tasiyan seçim slogani üç sihirli kelimeydi: Kabaca, "Mesele Ekonomi, Budala!" demek olan "It's the Economy, Stupid!". O zaman, George Bush, Soguk Savas'i galip bitiren bir ülkenin baskani ve Körfez Savasi'ni kazanan birlesik kuvvetlerin kumandani olarak halk arasinda % 90 kabul oranina sahipti ve adeta "yenilmez" bir süper güç olarak görülüyordu. Yalniz ekonomide o siralar isler pek de iyi gitmiyor; seçime yaklasirken ekonomi biraz büyüme emareleri gösterse de, issizlik orani oldukça yüksek seyrediyordu. Clinton'in uyanik Lousianali seçim danismani James Carville, Bush'un yumusak karnini hissetmis ve Clinton'in Arkansas'taki seçim merkezinin duvarina seçim personelinin odaklanmasi gereken üç slogan asmisti: 1) Degisim veya geçmisin aynisi, 2) Mesele ekonomi, budala! 3) Saglik sistemini unutma. Bunlardan ikincisi, medya tarafindan büyük ilgi görmüs ve bütün seçim boyunca tüm Amerika'yi kasip kavurmustu. Bugün bile bu sihirli sloganin Amerikan kamuoyunda, "Mesele matematik, budala!", "Mesele açiklar, budala!", "Mesele egitim, budala!" seklinde degisik versiyonlari vardir.
Aslinda Erdogan da Clinton gibi "gerçek meseleyi" zamaninda görmüs ve böyle basarili olmustu. Simdiki ve daha önce içinde bulundugu partileri, marjinal bir parti olmaktan kurtarip merkeze tasirken, seçmenin gerçek isteklerini iyi tespit etmis ve ona göre kampanyalar yapmisti. Kesfettigi iki sihirli nokta, ekonomi ve halka açilmaydi. Enflasyon ve issizlik altinda ezilen yiginlara "vatan, millet, Sakarya" yüklü hamasi söylemlerden çok, ekonomik ve sosyal vaatlerde bulunmus; tüm teskilati sokaklara dökmüs, duraklarda, hastanelerde gül dagittirmis, ev ziyaretlerine tesvik etmis ve çok aktif bir PR çalismasi yapmisti. Istanbul Belediyesi'ndeki bayindirlik ve sosyal adalet alanindaki basarili dönemi de millet için ileriye dönük bir referans olmustu. 2001 krizinde ekonomik uçuruma düsen bu "umutsuz" millet kendisini bir senede yari yariya fakirlestiren tüm eskileri emekliye ayirirken, "Benim meselem ekonomi, budala!" demis ve "genç" Erdogan'a bu konularda bir seyler yapmasi için "emaneti" vermisti. Yoksa, kimsenin boyuna posuna, kara kasina kara gözüne ram olmamistir; çünkü geçmiste "sismanlara" da gönlünü çok kaptirmistir bu millet. Aslinda bu tespit, AK Parti muhaliflerine de bir yol gösteriyor; demokrasilerde millete ragmen bir sey olmaz. Bu millet, kendisini ekonomik refaha erdirecek projelere sahip olan, kendisine saygi duyan, ülkeyi birçok alanda gelismis ülkeler seviyesine çikaracak vizyona sahip olan her kisiyi, ister sagci ister solcu olsun, ister boylu ister sisman olsun, ister muhafazakâr ister liberal olsun, bagrina basmaya hazirdir. O zaman, demokrasilerde gerçek tarti olan sandikta agir basmanin ana sarti, bu milletin yigilan ekonomik ve sosyal sorunlarina en güzel çözüm önerilerini gelistirmektir. Bunu basaran herkes, bu milletin kalbini çalabilme potansiyeline sahiptir.
AK Parti'nin kisa bir sürede kendisini Türkiye'nin en büyük partisi haline getirip basini ipten alan ana meselelerden kopmamasi gerekir. Bütün toplum katmanlarini kucaklayacak ortak projeler gelistirmesi toplumsal baris için hayatidir. Bunlarin, bütün ülkeyi dünyayla yaristiracak, dikkatini dis "düsmanlara" ve "rakiplere" çevirtecek projeler olmasi gerekir. Daha bir ay önce, Türk Milli Takimi bunun önemini göstermis; Avrupa Kupasi'ndaki tarihî basarisiyla karamsarlik, ayrisma ve belirsizlik içinde bogusan bu milleti tek vücut yapmistir. AK Parti de göreve gelir gelmez, Avrupa baskentlerini mesken tuttugunda ve ülkeyi refaha götürecek bu yolda canla basla çalistiginda -yanli yansiz- herkesin takdirini toplamisti. Öyle anlasiliyor ki, ekonomik refah hepimizin üzerinde anlasabilecegi ortak bir paydadir; dindarin da sekülerin de bu konuda bir itirazi olmaz. Bilimsel arastirmalara göre, 1989'da Berlin Duvari'nin devrilmesiyle hizlanan küresellesme ve serbestlesme akimlari sonucu ekonomik refah hizla artmis; son yillarda yerel ve uluslararasi sicak ve soguk çatismalarda önemli bir azalma görülmüstür. Hakeza, Avrupa Birligi, son elli yilda, üye ülkelerin ekonomik refahini artirarak ezeli düsmanlari (Almanya&Fransa) bile neredeyse tek bir millet yapmistir.
Aslinda, yurt içerisinde özellikle kurumlar nezdinde mesruiyet sorunu yasayan AK Parti, simdiye kadar, yurtdisindaki ve ekonomideki kazanimlariyla içerideki nüfuzunu artirmistir. Zafer kazanan padisahlarin Istanbul'a daha güçlü dönmesi gibi, her dis kazanim AK Parti'yi yurtiçinde daha çok merkeze tasimis ve nüfuzunu artirmistir. Disarida ve ekonomide elde edilen basarilar yavaslayinca, sosyal ve siyasal problemler nüksetmistir. AK Parti'nin kosu bandindaki egzersiz yapan kisiler gibi düsmemesi için devamli kosmasi gerekmektedir. Son bes senedir amansiz tempo parti içinde yorgunluk dogurmus olabilir. Bunun çözümü, yorulan ati degistirmektir. AK Parti simdilik dinlendirilemedigine göre, dinamizm için kendi içinde daha sik revizyona gitmeli ve merkez partisinin gerektirdigi daha renkli bir yelpazeye kisa zamanda kavusmalidir. Yoksa, ülke için yapilan her elzem reform, tepedeki üç bes kisinin "direktifleri" gibi algilanacaktir.
Her kriz bu kadar ucuz atlatilmayabilir...
Bu ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarinin tek çözümü Avrupa Birligi projesidir. Erdogan da kapatma davasi sonrasi yaptigi konusmada bunu ikrar etmistir. AB yolunda her tikanmada, siginilan "Kopenhag Kriterleri'ni Ankara kriteri yapar, yolumuza devam ederiz" görüsünün akibeti ortadadir. Avrupa'nin nazlanmasi normaldir. Onlar "zengin kiz", biz "fakir oglaniz". Kizi ikna edersek bir servete konacagiz. Kiz elbette naz edecek, sartlar kosacak ve zoru oynayacaktir. Biz onlara ragmen çalisacak ve zoru basaracagiz. Isin zevki de burada zaten. Bize hemen kapilari açsalardi tadi ve prestiji olmazdi. Zira, Groucho Marx "beni kabul edecek hiçbir kulübe üye olmam" der.
Rivayettir ki, Japonlar Amerika'dan Hirosima'nin "öcünü" almanin yolunu ekonomik basarida görmüsler, fabrikalarinda her matkap sikislarinda, Amerika'ya "kursun" siktiklarini düsünmüslerdir. Biz de birbirimize "kursun sikana" kadar, ortak dis "düsman" belirleyelim ve aldigimiz ekonomik basarilarla rekabet duygularimizi dindirelim. Dis "düsmana" karsi basarili olmak takim oyunu gerektirecegi için, belki de bir bakmisiz birbirimizin önemini anlamis ve barismisiz. Çesitli yetkili agizlarca dile getirilen "2023 yilinda Türkiye'yi dünyada ilk 10 ülke arasina sokmak" parolasi bu anlamda her kesim için heyecan verici bir hedeftir. Bu mesaji bütün meydanlara, devlet dairelerine, fabrikalara, medya binalarina, okullara ve otellere asmak gerekir. Önümüzde tami tamina 15 sene var. Her bes seneye ara hedefler koymak gerekir ki nihai hedefimize ulasabilelim: Mesela ilk 5 sene Hollanda'yi, ikinci 5 sene Meksika'yi, üçüncü bes sene Brezilya'yi gözümüze kestirmeliyiz. Maç sonuçlarini yorumlar gibi, her sene hedeflere ne kadar yaklastigimizi, hangi noktalari düzeltmemiz gerektigini 'Büyüka ve Toroglu' tarzi maratonlarla niye tartismayalim? Her kesimin bu yarista ne yapmasi gerektigi konusunda, bürokrasiye, bankalara, sendikalara, üniversitelere ve yargiya yerli ve yabanci uzmanlarla seminerler niye vermeyelim? (Bu akima öncelik etmek için, gelecek yazida finans sektörünün üzerine düsen görevleri tartisacagim.) Rakipleri yakindan tanimak için TV'de programlar niye hazirlamayalim; gazetelerde sayfalar boyu niye analizler yapmayalim? Küresel bir yarista oldugumuzu herkese hissettirmek için rakip ülkelerin ve bizim aldigimiz mesafeleri niye aralikli medyada duyurmayalim; hatta cep telefonlarina niye mesaj göndermeyelim?
Kisinin kendine kendi eliyle ettigini cümle âlem bir araya gelse edemezmis. Türkiye kendi çikardigi "yerli mali" politik krizi, "kendine münhasir" hukuk yöntemlerle çözerek kendi kendine bayram yapmaktadir. Financial Times Erdogan'i "geri gelislerin krali" olarak bilinen Clinton'a benzetiyor ve bir yil içinde üç defa ipten döndügünü yaziyor. Türk Milli Takimi da geçtigimiz Avrupa Kupasi'nda son dakikalarda maçlari kurtarinca Ingiliz gazetesi Guardian tarafindan ayni sifatla anilmisti. Bütün bir milleti, hatta dünyayi, hop oturup hop kaldiran heyecan firtinasi güzel ama, çok degerli bir merhumun dedigi gibi; "Kalbimiz var; bize bu kadar yüklenilmesin!"
PROF.IHSAN ISIK
Amerikan Türk Ticaret Odasi (ATCOM) Baskani
Dünya Türk Is Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi & Rowan Üniversitesi Ögretim Üyesi 