
Insanlik olarak tarih boyu "mutlak dogru" pesindeyiz. Deneme yanilma ile, düse kalka ilerliyoruz. Kit kaynaklarimizi en dogru islere devlet baba mi (kamu) yoksa devlet babanin çocuklari (özel) mi yönlendirsin, bir türlü karar veremiyoruz.
Çocuklarin tecrübesizligine ve hatalarina sabredemiyor, hemen güngörmüs babaya siginiyoruz; çok geçmeden babanin hantalligindan ve boyundurugundan bunaliyor, kendimizi çocuklar arasina zor atiyoruz. Sonra sabah kalkip, özgürce kendimiz adam olmaya karar veriyoruz. Fakat, öglen vakti ufak (veya büyük) bir sendelemeyle özgüvenimizi yitiriyor, aksam olmadan da kendimizi tekrar babamizin kucagina atiyoruz. Insanlik olarak yüzyillardir çektigimiz bu fikir iskencesine "Sisyphus sendromu" denir.
Sisyphus ("sisifis" okunur) antik çagda yasamis, kardesinin tahtina hileyle oturan zalim bir Yunan kralidir. Gözünü hirs bürümüs, mal canlisi ve en yakinlarini bile her daim aldatan güvenilmez birisidir. Hatta, eski çaglarin genelgeçer kanunu, "yolculara ve misafirlere dokunulmaz" ilkesini bile hiçe sayan, onlarin mallarina ve canlarina kastetmekten çekinmeyen bir kisidir. Yalniz bir gün sert bir kayaya çarpar. Haddini asip, Yunan mitolojisinde "bas tanri" sayilan Zeus'un sirlarini pervasizca herkese ifsa edince, Zeus derhal onun üzerine "ölüm tanrisi" Thenatos'u gönderir. Ancak mucit olarak da bilinen Sisyphus, Thenatos'a, canini almadan yeni icat ettigi müthis zincirlerin nasil çalistigini bir görmesini rica eder. O da oyuna gelip deneyince, Sisyphus "ölüme" zincir vurur. Bundan sonra artik hiç kimse ölmez olur. Zeus'un oglu Ares, artik yaptigi savaslardan zevk almamaya baslar, çünkü hasimlari ölmek bilmez. Buna çok sinirlenen Ares, nihayet bu taskinliga bir son verir. Thenatos'u azat, Sisyphus'u idam eder. Düzenbazligindan dolayi, Sisyphus öbür dünyada büyük bir cezaya çarptirilir. Cezasi kocaman bir kayayi her gün yalçin bir tepeye çikarmaktir; ancak ne zaman zirveye yanassa, kaya asagi yuvarlanmaktadir ve her defasinda o tekrar bastan baslamak zorundadir. Sisyphus'un cezasi sonsuza kadar doruga hiçbir zaman ulasmayacak o koskoca kayayi sirtlanmaktir. Insanoglunun devletle piyasalar arasinda mütemadiyen gidip gelisine bu yüzden "Sisyphus sendromu" denir.
KÜRESEL KRIZLE DEGISEN MASKELER
1929 Büyük Ekonomik Buhrani'na kadar serbest piyasalar "melek", devlet "seytandi". Buhran sirasinda piyasalar çökünce, piyasalar "seytan", devlet "melek" oldu. Ancak, devletin hükümranligi da fazla sürmedi. Muazzam kaynaklar her seyi bildigini farz eden bir avuç azinligin elinde çarçur olunca, devlet gözden düstü. 1980'lerde Reagan ve Thatcher, özellestirmeye agirlik verip, serbest piyasalari yeniden "meleklestirdi"; çünkü "baska alternatif yok" dediler. Su anki küresel krizle maskeler yeniden degisme egiliminde; piyasalar "çirkin", devlet "cici" gösteriliyor. Aslinda bu, devletle halk arasinda yüzyillardir süren entelektüel bir savasin devamidir. Kaybeden tekrar toparlanmakta ve krizleri firsat bilerek "meleklesmektedir". Mesela, merkez bankalari su an birçok ülkede bagimsizdir. Ancak, bu, birçok politikaciyi rahatsiz etmektedir. Çünkü merkez bankalarinin hatalarini kendilerinin ödediklerini ileri sürmektedirler. Ancak, yillar göstermistir ki, politikaci güdümündeki merkez bankalari para pompalayan enflasyon makinelerine dönüsmektedir. Ayrica politikacilar seçim kaygisiyla kisa dönemli düsünmekte, ülkenin uzun dönemli çikarlarini göz ardi etmektedirler. Bu yüzden Türkiye dahil, birçok modern ülkede merkez bankalari kanunla siyasi baskidan korunmustur. Ancak, gün politikacilarin günüdür. Siyasiler, bu krizde serbest piyasalarin ve özel tesebbüsün çark ettigini düsünmekte, halkin temsilcileri olarak, artik direksiyona geçmek istemektedirler. Bu devletin "geri dönüs" çabasidir.
Kisileri hepten "öldürüp" sadece devleti "yüceltmeyi", Nobel ödüllü ekonomist George Stigler "pesin hükümcülük" olarak görüyor. Bunu, iki müzisyen arasindaki bir yarista karar vermesi gereken bir kralin, ilk müzisyeni dinledikten sonra, ödülü hemen ikinci müzisyene vermesine benzetiyor. Halbuki, 1950'den beri toplam refah dünya çapinda tam sekiz kat artmistir, özellikle de dünyada serbestlesme akimlarinin basladigi 1980'lerden sonra. Serbest piyasa daha çok bireylerin karar verdigi bir sistemdir. Görünen o ki, bu hizli gelismeyi devlet agirlikli sistemler basarmadi. Biz insanoglu olarak bu sekiz kat daha fazla refaha, hem de 50 yil gibi kisa bir sürede, bireylere daha fazla otorite, daha fazla özgürlük, daha fazla saygi vererek ulastik. Çin son 30 senede, ekonomisini daha fazla devletlestirerek degil, daha fazla serbestlestirerek her 8 senede bir ikiye katladi. Hal böyleyken, bu kriz sonrasi birçok mahfilde simdilerde "tok tok" sesler yükselmeye basladi: "Gördünüz mü, piyasalar ve bireyler iflas etti. Demek ki, devlet mutlak, insanlar faniymis. Yasasin devlet!" Heyecanin bu kadari belki anlasilir; ancak daha ileri gitmek isteyenler var. Mesela, geçtigimiz senelerde ülkemizde terör eylemleri hizlanip, her hafta dogudan bir sehit cenazesi gelmeye baslayinca, birtakim kisiler perde arkasindan fisildamaya basladi: "[Halkin seçtigi] hükümet bu isi beceremiyor, ancak [devletin gerçek hamisi] asker bu isi halleder". Hizini alamayanlar ise, "demokrasi, terörizmle etkin mücadele etmeye engel oluyor, zanlilari sorgulamayi zorlastiriyor" demeye basladi.
Bu kriz, benzer tehlikelere gebe. Su an dünyanin birçok kösesinde bireylerden daha çok hak "gasbedip", devlete verme furyasi basladi. "Vur abaliya" misali, herkes özel tesebbüse, piyasalara ve bireylere yükleniyor. Pireye kizip yorgan yakmak ne kadar dogruysa, krize "küfredip", devleti "hortlatmak" da o kadar dogrudur. Öfkeyle kalkan, zararla oturur. Serbest piyasalarin kirilgan olmasi tabiidir, çünkü devamli degisen, dinamik ve adapte olan biyolojik bir yapilari vardir. Merkezî sistemler nispeten istikrarlidir, çünkü degisim olmaz. Otoriter sistemler yeni fikirlere açik degildir; pek deney yapilmaz, dolayisiyla ilerleme de olmaz. Evinden hiç çikmayan bir insan, belki tüm risklerini sifira indirir, ancak dünya kadar firsati da teper.
Sakin kafayla düsünülünce, aslinda devlet de piyasalar da "mutlak dogru" degildir. Insan hayatinda ikisine de yer vardir. Insanin bazen isleri iyi gitmekte "gülmekte", bazen isleri krize girmekte "aglamaktadir". Isleri rast giden çocugun (piyasalarin) annesi-babasini artik takmamasi ne kadar yanlissa, bir ebeveynin (devletin) isleri ters gittiginde çocugunun üzerinde hegemonya kurmak istemesi de o kadar yanlistir. Insanlar bazen gülecek, bazen aglayacak. Bazilari da bundan vazife çikaracak. Maalesef, iki kere ikinin dört etmedigi sosyal bilimlerde ve hakikatin devamli perde arkasindan el salladigi gerçek hayatta devran böyledir. Bir çipa olmadan, sarkaç gibi bir saga bir sola savrulmak kaderimiz sanki. Hikmetinden sual sorulmaz. Belki de yükseklere tirmanmaya çalismak bizi diri tutuyor. Albert Camus'nun dedigi gibi, cezasini çeken Sisyphus belki de öbür tarafta mutlu bir adam...
PROF.IHSAN ISIK
Amerikan Türk Ticaret Odasi (ATCOM) Baskani
Dünya Türk Is Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi & Rowan Üniversitesi Ögretim Üyesi
